Durup dururken

Your awesome tagline

5 notes

ateş, bir kez yanmağa başlayınca, senin denetiminden 
çıkar gibi olur - ama, unutmamalısın ki, kendi haline 
bırakılan ateş, gerçi, koşullar uygunsa, harlar; ama, 
kısa zamanda, yakabileceklerini yakarak, tükenme sürecine 
girer: ateşin ilk niteliği yayılmaksa, son niteliği de, tükenmektir. 
bu yüzden, ateşini ‘beslemen’ gerekir : tam zamanında, tam yerine, 
yeni yanacak odunlar koyman; belirli bir yanı tükenmeğe 
yüztutmuş odunları biribirlerine göre çevirmen; yanamayarak 
tütmeğe başlamış odunları yanabilecekleri bir konuma getirmen 
-bir sürü düzenleme, ayarlama- 
ateşini kendi haline bırakamazsın-bırakırsan, tükenip söner- 
ateşinden sorumlusun.

 Tükenip sönmesi daha güzel değil mi? 
  biri “sen hep küllendiriyorsun, o yüzden acı çekiyorsun” demişti. Bırak sönsün. demeyi de eksik etmeden. 
  “hem zaten bunca çaba ne için?” kimse bir erkeği seven erkekle ilgilenmez.
   ablam halen eşcinselliği küçükken babamın bana vermediği sevgiden kaynaklandığını düşünüyor. babam bizi sevseydi ben yakup’u sevmeyecektim.
   gülümsüyorum. televizyonda nazan öncel çalıyor. daha önce görmemiştim. şarkısı çok güzel. 
   rahatım artık. açıldım. ama bu açılmak yakup’u unuttursun istiyorum. ablam istemiyor ondan bahsetmemi.
   daha hazır değilim tarık diyor. anlıyorum. nazan bağırıyor, hatalıysam  affet gerisi hikaye.
   tatil bitiyor. ateşim sönmemiş. ne yapacağımı bilmiyorum. kül. ama tekrar yanmak isteyen bir kül. 
   ”bütün bunları yazacağım abla” nazan yine siyah giyinmiş. hüzünlü kadın.
    yazabilecek miyim? yazmaya değer mi?
    kimse bir erkeği seven erkekle ilgilenmez.
    “sadece nasılsın demek için aradım seni. kusura bakma. bir daha aramam.” diye yazmıştım mesaja. telefonumu açmamıştı.
   ”gerizekalı ibne bir daha bana mesaj yazma”
   ”ibne kürtçe de kunde demekmiş.”
   ateşimi yalnız bırakırsam söner değil mi?
    bu yazı yalan söylemiyor değil mi?
   peki bu sorularımı kim cevaplayacak ya da
   bu sorularım ne zaman son bulacak?

       

6 notes

Zenne

                                                     söz vermiştim yazmayacaktım,
                       keşke sandığın kadar yazabilecek bir misyona  sahip olsam 
                                                                                       girldie,
         

Ama nereden başlasam? öncelikle “ama” bağlacının atmaktan başlasam mı? Ama çok aşağılandım. uzun süre sadece film izledim. okuyamadım. görselliğe alıştırdım tembel beynimi. etrafımdaki insanların birer birer kayboluşlarına tanık oldum. depresan ilaçları ve fakültedeki fotokopi çekme işi sayesinde ayakta kaldım. neyse ki arkadan penisini bana dayandırmayan ya da oral seks teklif etmeyen bir patronum olduğu için şanslıydım. o bir memur öğle yemeklerini akşamdan karısı hazırlar, fotokopi çektiği kızları süzer, yatma teklifi etmez, mastürbasyonu mutsuzluk kokar. ama o kadar aşağılandım ki, tutunacağım birilerini aradım, var olabileceğim. o memur mesela. aşık olmayı denedim. yüzüne uzun uzun baktım. anlamsız kof yüzüne. yapamadım. 
eren vardı sonra. bana yardım edemeyen kürt. ikimiz bunalımımızı birbirimize kustuk. otuz beş kişi takır takır dökülürken dağda, yılbaşını ağlayarak geçirdik. inancımız kalmayana dek. bakmadık insanların yüzüne.
ama sıçtılar bize. anamızı bellediler. bir kapı aralığı. soğuk geliyor dışarıdan. lütfen lütfen bana iyi davran yakup, lütfen, sesim kısık, içeri davet eden bir bakış. tütün sarıyor. yüzüme bakmıyor. baksa da sıkılmış benden. erkeksin, sakalından utan. Ne? ne? sakal bıyıkla ne alakası var…o sınıfın en delikanlısı benim, biliyorsun diyorum, sizi için yurtta orda burda kavga ettim…tütün bana da ver diyorum. bu gece kendimi öldüreceğim. umurumda değilsin tarık…daha fazla kalamıyorum. o daha sakal bıyıkta kalmış. lütfen bana iyi davran…sonra gülümsüyorum. o şehre davrandığın gibi davran bana…
ah aşkı anlamamış..! acıyorum ona. anlamayacak. anlamayacaklar. 
sonra mı?
sonra toparlanamadım işte. selamı kesti yakup. benim olduğum ortamdan kaçtı hep. gidip konuşamadım daha. bıyık bıraktım.
ama aşağılandım.
E. Bir film festivali sonrası, sanki ikimiz de birbirimizi bir daha aramayacağımızı bildiğimiz gibi ayrıldık. aşağılayıcı bakışlarını hiç unutmayacağım onun. Eren hep bana bahsettiğin kız o muydu? diye sorduğu zaman, E.nin az sonra zeki demirkubuz’la yanyana duran erkek arkadaşının ve onun yüzüne bakarak “hayır eren o değil” dedim. bir ara tanıştıracağım dedim.
ama aşağılandım.
okulda staj yaparken, rehber öğretmen eşcinsel olduğumu anladı. bana ellerini çok hareket ettiriyorsun, spastik misin? dedi.
üniversitede profesörün odasındayım. okuldaki ne kadar homofobik bir yer olduğunu, staj yerimin değiştirilmesini istiyorum. yüzüme bakmıyor. Okula geleceğini ama bu aralar tübitak projesi aldığını gelemediğini, benim tepkisel davrandığımı, biraz dayanmam gerektiğini söylüyor. hem okulda sosyal hizmet öğretici olmuyor hocam…sakinim. bir an duvardaki iki tane erkek çocuğun fotoğrafına ilişiyor gözüm. adları ne? uygar ve vural diyor…adileşiyorum. masaya yaklaşıp, “onların kaderleri bana benzemeyecek, onlar küçük burjuvanın eseri, küçükken arkalarına bira şişesi sokan bir amca, üniversitede okumak için çalışmak zorunda kalmayacak, türk müslüman, erkek o. ve staj yerinin değiştirilmesi için sizin gibi bir insana yalvarmayacak, çünkü onların her şeyini  bir telefonla halledeceksiniz…yazık! gözleri de çok güzel. ve ölmeyi aklından ucundan bile geçirmeyecek…hıh!” yüzüme bakıyor. sessizleşti. kırıtarak çıkıyorum. son kez arkamı dönüp, “hayır, ölmeme izin vermeyeceksiniz” deyip çıkıyorum. 
ama yoruldum.
sonra sonra okuyamadım. bir kitap aylarca durdu masamda. başlayamadım. en son E.’nin verdiği kitabı okumuştum. izledim. sinema tarihinin neredeyse bütün kült filmlerini… pedro almodovar, innaritu, fellini, bunuel, kimi bulursam…
hiçbiri yazmama yardım etmedi. ne bridget bardot’un erotik güzelliği, ne de marlon brando’nun karizması…
ta ki zenne’yi izleyene kadar. Yine eren vardı yanımda. filmde sakal bıyık tartışmasına katıla katıla güldük. yakup izlemeli kesin dedi eren. güldük. izlemeyecek biliyoruz. milk filminden tiksinen biri.
“dürüst olmak en kolayı” eren bu sloganı çok sevdi. bana baktı. “dürüst olmak en kolayı tarık, inan yanlıuş bir şey yapmadın”…
dürüst olmak en kolayı ama ölmek için katlanılmamalı.
ablama söylemeyeceğim.
ama düzeldim.
ta ki senin çığlığını duyana kadar.
yazmalısın tarık.

peki bunları yazarak çıldırmaktan kurtulunur mu?” 

sağol. 

1 note

sen bu kadar güzel yazarken, ben neden yazayım neşe abla? (neşe mi demeliydim?)
antakya’yı en güzel burhan günel anlatır…çiçekler korunağı öykü kitabı. bilmem 
tavsiye verecek kadar bilgili miyim? (hiç bir şey bilmemişim belki…) geveze bir ukalalık bendeki. affet. 
tarık,

 

5 notes

bizim büyük çaresizliğimiz

                                         beni şımartmaktan vazgeçmeyen eda’ya,
                                         buna layık mıyım bilemiyorum.
 
çok acı çekiyorum. yardım et. demiştim mesajta ayten’e. sınav haftası mı bilemiyorum neden oluyor böyle? ayten çaresiz. üstelik neden onunla konuştuğumuz bile bilmiyorum. şu anda yapmak istediğim tek şey. yakup’u görmek. kalkıyorum. yarın önemli bir sınavım var halbuki. çalışmalıyım. yokuşu tırmanıyorum. yine apartman boşlukları, kapıdan gelen anlaşılmaz sesler, otomat sesi, uzun bekleyişler…
kapıyı hasan açıyor. gözlerimden acı çektiğim anlaşılmıyor mu? halen gülebilmem acı çekmediğimin göstergesi mi? eren’i görüyorum…lanet olsun senin ne işin var burada, feodal kafalı beyinlerde, ne, hani tahsin yücel’i okuyup tartışmıştık, hatta kavga bile etmiştik, bana peygamber deyişin…yakup’un odasına giriyorum. sıcak davranıyor bu sefer. eren var ya. anlıyorum neden sıcak davrandığını. kaçıyorum. eren’i görmemeliydim.
sınavdayım. yapamıyorum tabii ki. hocam yanıma yaklaşıyor, “kitapların geldi, çok okumaktan kalacaksın derslerinde” gülümsüyor. seviliyorum. yakup’a bakıyorum. dünya umrunda değil. münevver önünde. kopya çekip birbirlerini seviyorlar. ağlıyorum. tutamayıp. kendimi. yakup soğuktu çünkü. ah lütfen biri bana cevap versin? ne yapacağım ben? nasıl yaşayacağım böyle? sürekli peşinden dolanarak mı?
kitapları alıyorum. barış bıçakçı. kokluyorum. çok güzel kokuyorlar. umberto eco ne güzel poz vermiş. çok tatlı geliyor bir an. hocama teşekkür edip ayrılıyorum.
yarın da sınav var, uyuyamıyorum. keşke gitmeseydim görmeye, artık selam bile vermeyeceğim, hatta bir kağıt çıkartıp plan bile yapıyorum ona dair.
uykusuz gecenin sabahı. yine o. yine o. yine o. üstelik bu sefer arkamda…allah’ım bu da benim çaresizliğim mi? diyorum. konuşuyoruz. sınav başlıyor. bir soru soruyorum. hoca “ne diyorsa yap” diyor. gerzekçe. yapıyorum. hatta yakup bir ara uf tarık yap işte dediğini duydum. dinliyorum onları. 20 dakika sonra bir arkadaşım da aynı soruyu sorunca, asistan çaresiz bir şeyler söylüyor. yanlış yaptığımı anlıyorum. bağırıyorum. “az önce bana bildiğin gibi yap dediniz, geri silmeyeceğim asla, beni ilgilendirmiyor, susturmak ne kolay” kimseden ses çıkmıyor. köpürüyorum.
asıl bu sınıfı sosyal psikoloji olarak incelemek gerek deyip çıkıyorum. çıkarken arkamdan bağırıyorlar, tarık saçmalama, yakup kağıdına gömülmüş. kendime ihanet edemem bu gerizekalılıkla ben sizinle aynı yolda yürüyemem” aslında yakup pişman. çünkü beni susturan oydu. dolasıyle bir sınavdan daha kaldım.
eren’e kurtar kendini onlardan demiştim
biliyorum ama
aması ne
sen neden kurtarmıyorsun senin etrafında kim var
yalnızlığım. inan bana yalnız kalmak onlar gibi olmaktan daha iyi.
bu da onun büyük çaresizliği.
tutunamayanı. tutunamıyoruz eren. onlar gerçekten yaşamayı bilmiyorlar çünkü.
peki yaşamak nedir eda?

9 notes

uzun kuyruk

     iki çay söylemiştik, biri açık
     keşke yalnız bunun için sevseydim seni,
(not: bu yazdığım uzun bir kuyrukta beklerken karaladıklarımdan oluşmaktadır. çok soğuktu ve zihnim dağınıktı. zihnimden ne geçtiyse onları yazdım.) 

 ama bu ülke korkunç ama ölüm kokuyor bu insanlar yorgunluk yüzlerinden akıyor…sinirlerim gergin. hava soğuk. soğuk olduğu durumlarda hep onu hatırlarım. çay içmiştik iki gün önce. özlemiştim ne yapayım? kırmadı geldi. iki çay biri açık demiştim de garsona sonra cemal süreya’yı hatırlayıp gülmüştüm. yakup anlamadı tabii. yakup ama onun daha önemli problemleri varmış. ben kendime ufak şeyleri dert etmem dedi bana. nedir ufak şeyler? söylesene önümdeki iyi giyimli adam. nedir? nasıl bir misyon yüklemiş kendine yakup da üzülmüyormuş ufak şeylere? ama siz de…of. çay da soğumuş hani, uzun kuyruk olunca. buraya getirene kadar soğutmuş adam. van’da deprem olmuş millet! önce polisi taşlayıp şimdi de yardım istiyorlarmış peh! yakup özünde iyi bir insan. ne demek demişti özünde iyilik? sen demiştim. sen yakup. ama çirkin olmuş. gözlük yakışmamış. sevişmiş midir? allah belanı versin aklın nerede yine? bu soğukta yakup’un…tövbe tövbe… bana gülümsüyor önümdeki adam.
çok üşüdün herhalde?
evet biraz
kitabımı açıp okusam ayıp kaçar mı? uzundur roman okuyamıyorum zaten. sevgili arsız ölüme bir daha başladım. yoksulluğu anlatmayan kitapları okuyamıyorum. van’ı da yazsam ben de keşke. ne yazması be? memur ol kurtul. yakup yazıyor musun diye sordu? bence kıskanıyor beni, o yazamıyor. düşünemiyor bile. yazmak taşaklık ister demiştim sırıtarak, haaa anladım niye yazamadığını …? çok zeki değil mi girldie? ama bu erkekler çok zeki girldie.? ama kızmadım ona. umursamıyorum artık. böyle özledim mi arıyorum çay içiyoruz. sonra gidiyor. böyle iyi. boşalım aracı olarak kullanıyorum onu. kötüyüm.
kpss’ye çalışamadım. eşcinsel derneğe fazla takılırım oldum. aman onlarda kendini bir beğenmiş. illa cinsel kimliğimizi gözlerine sokacağız milletin.! yok kardeşim anlamıyor bu millet! müge anlı’ya bağlansam ya! keh keh…
neden sevmiyorum bürokratik işlemleri? oğuz atay’ı okuduktan sonra mı oldu yoksa sevmediğim için mi okudum oğuz atay’ı? piç etmişler adamı? feysbukta. acıdım olric’e. ya da kıyamet günü mü geldi? olric kafalarındaki isadır belki de…keh keh.
soğukta çıldırdın sen? acıktım. acıkınca da yakup’u hatırlıyorum…keşke biraz aydın kafası olsa da tartışsaydım onunla. ülke korkunç o my god deseydim, yakup ne yapacağız?…
dur bir dakika bu da kim? internetten takip ettiğim, vincervatim?…omzuna dokundum. şaşırdı. ben tarık dedim. tumblr’da..nick’imi sordu. işi vardı. gitti. dur nereye?? sen de böyle gideceksin değil mi girldie?? seni görürsem, kaçacaksın? iki laf geveleyip…yakup’u kunuşamayacağız, ya da je’yi.
sıhhıye kampüsünü seviyorum. uzun kuyruğu sevmiyorum. bu görevi bana veren hocamı seviyorum. ama sevgimi böyle aptal şey için kullanması çıldırttı.. hiçbir şeye hayır diyemiyorum…
neşe abla da yazmıyor artık…eda aramıştı. hey eda? kütüphaneden fotokopiye geçtim çalışmak için. zafer abi. biliyor musun? fesleğen besliyor.. üstelik balıkları seviyor..
beni de seviyor. beni herkes seviyor…mutluyum. yakup bile seviyor anlıyorum bunu gözlerinden.
ben de seviyorum herkesi. müge anlı hariç. keh keh.!
ellerim dondu. tutmayacak. defterimde bitiyor…
ancak böyle anlarda yazabiliyorum. anla yakup. sen de girldie. öyle her zaman yazacak taşağım yok  keh keh.! bir erkek zeki, esprili ve tombul olmalı…hocama söylemiştim. haklısın.
kıskanıyorlar beni. hocalarımla samimi diye. onlar gibi olmadığımı farkeden tek o aydınbozması hocalar çünkü.
ama bu ülke korkunç akademisyen olamayacağım. intihar etsem keşke. böyle kıytırık bir şiir kitabı bırakarak ardımdan.
serdar çok şanslı. çünkü yakup onu seviyor. dostu olarak görüyor.
yeter. kpss’ye girip memur olacağım. sonra öleceğim. daha fazla yaşamayacağım…belki kızkardeşime bakarım filan.
ama lütfen bunları okuyun. ama lütfen. yoksa takip etmeyin. ama bu ülke korkunç. müge anlı’da okur mu acaba…? dava açar belki..komik.
yorgunum.
ama bunları yazarak çıldırmaktan kurtulabilir miyim?

5 notes

abim

 ben eşcinselim ilk böyle başlamıştı büyük kavgamız ve o büyük kavgadan sonra geri gelmeyecek bir birleşme umudu. geceydi. ağlamamıştım o da şaşırmış görünmedi.
çantamda eskimiş bir fotoğraf gösterdim ona, kaç yolculuklarda tükenmiş, yanımda beni bir an olsun teskin eden o fotomontaj harikası adi telefondan çekilmiş yanyana durduğumuz fotoğraf. onu sevdim ve eşcinselliğim hissetmekle alakalı, belki kızlarla sevişebilirim ama aşkı onda tattım daha fazla konuşmak istemedi abim. demek sen de mutsuzsun dedi sadece. uyumak ister gibi bir ağrıyı bu kadar kaldıramam der gibi baktı yüzüme. daha fazla anlatmadım ben de. 
 Sonraki günlerde hiç bahsedilmeyen eşcinselliğim ve para sıkıntılarıyla bezeli bir dialoglar silsilesi izledi. onu sevmiyordum. çünkü tanrıya çok fazla inanıyordu. eğer varsa bir tanrı bu kadar kibirli insanları sevmez herhalde demiştim bir seferinde.
evet kibirliydi. belediyenin orta sınıf burjuvalar için yaptırdığı deniz manzaralı adi koltukları olan bir cafede çalışıyordu. garsondu. bunu kendine layık görmüyordu. çalışması gerekti ama. benim için. o öyle derdi. ben de insan nasıl mutlu oluyorsa yaşaması gerekir deyince bırak bu entel ayaklarını derdi.
korkunç çirkindi. ama bana sen çok çirkinsin deyip moralimi altüst ederdi. cinselliği yoktu. sanmıyorum. bazen onun da eşcinsel olabileceğinden şüphelenir, korkardım, korkum onun da benim gibi bir erkeğin peşinden küçülecek kadar sevmesiydi. evet onu sevmiyordum ama bu acı onu intihara sürüklerdi belki.
kıskançtı. benim ankara’da çok güzel bir hayatım olduğunu sanıyor buna hazmedemiyordu. yine de desteğini esirgemezdi.
dün ama.
işte dün gece yanağıma bir tokat yerken o zaman
anladım       abim beni terketmişti.       işte      bu kadar uklalalık yetmişti.
bezdirmişti onu. bunu
hissettim. anladım. kızdım. köpürdüm. düşündüm.
düşünürken ankara’da sakarya caddesindeki fesleğenler geldi aklıma. çılgın kalabalık
sonra üstgeçitteki merdivende onunla soluklanışımız.
tokat yedim şu sözlerle,
ben bir tanrı olsaydım eğer senin içindeki kutsak huzursuzluğu bu sıkılganlığı alır, ama bir tanrı olamadığım için bir tanrı olmadığı için
sen hep yoksul hep çaresiz hep umutsuz
kalacaksın. seni bu hale sokan ona inanmamı bekleme benden.
acıyı derinden yaşayan ve yazan hisseden insanlara korkunç saygı besledim.
mesela tuba mesela girldie mesela tezer kafka bergman turgut uyar mesela
yoksullar mesela bachman woolf plath amy winhouse snead o connor mesela.
mesela abim.
mesele abim.
mesele ne?
mesel nerde bitecek?
abimle konuşmuyoruz onun çok da umursadığını düşünmüyorum aslında.
ben sadece güzel acı çeken abimi
yukarıdaki listeye geçimekle listem kabarıklaşmasıyla meşgu oldum.
birer birer terk etmeseler keşke.
tuba terk etti
sırada abim var
girldie görmüyorum ismini bile bilmiyorum.
acı da tükenir elbet.

3 notes

Cüneyt Bey ve sivas katliamı

 sivas’ta yanarak ölen, hiçbir zaman tanıyamacağım meslektaşım yeşim özkan’a
                                                         haddim olmayarak,
Oğuz Atay’ın tasvirlerini aratmayacak bir daire. sosyal servis sol yanda. az ileride mutfak. karşısı müdür odası. Cüneyt Bey sosyal serviste bir uzman. sosyal hizmet uzmanı. ya da değişen bakanlığın değiştirdiği isimle sosyal çalışmacı. mücevher takmamıştı ama gözleri vardı. mavi. buzdan. tombul ve çirkin suratına yakışmayan bir su perisi. mavi. beni sever. ben de onu. kimse kimseyi sevemez aslında. kişiliksiz cüneyt bey. tam karşısında oturan hüsamettin bey’in milliyetçi, muhafazakar, tavırlarını görmezden geliyor. üstelik bu tavırlarını kendisi üstüne uygulanıyor. izole. arasıra sohbetlere katılma cesaretini gösteriyor. tek hüsamettin bey olsa amenna, ancak memur hüseyin bey, çocuk esirgeme kurumu sorumlusu ali bey, müdür, şoför abbas…
benim aykırılığım onu biraz sevindirdi. yalnız olmadığını hissetti. ilk zamanlarda beni de kendilerine benzetiyorlardı. kız arkadaşım olup olmadığını (neyse ki bu sorunu bir kız arkadaşımdan rica ederek hallettim), cuma namazlarına gidip gitmediğim, oruç tutacak mıyım, hangi takımı ve hangi partiyi tuttuğum..onları sosyal vakalardan daha çok ilgilendiriyordu. net tavırlarım ve sorulara kaçamak cevaplar vermem cüneyt bey’in ilgisini çekti. belki de bütün işini yapmam da bana karşı iyi davranmasına neden oldu.
yalnız cüneyt bey. mutsuz. iki ay önce kanserden kurtulmuş. ölecek gözüyle bakıyorlarmış. ölmemiş. karısı terketmiş. acımış sonra evine geri dönmüş karısı.
arap alevisi cüneyt bey. sivas katliamında ölen yeşim özkan’ın sevgilisiymiş. ben çarpıcı bir aşk hikayesi beklerken, o yorgun. unuttum diyor. kızıyorum. en azından her sene sivas anmalarına gidyorsunuz değil mi? yok. kişiliğin de yok cüneyt bey. bilmiyorum çok etkileyici aslında diyorum. mavi gözleriyle gülümsüyor. geçti. geçti.
diyor yeşim’in resmine bakarak. utanıyorum yeşim adına. hacettepe sosyal hizmet ikinci sınıf öğrencisiymiş. pir sultan abdal derneğinde tiyatro yapıyormuş. son rolünü oynadı sivas’ta…
unutkan cüneyt bey. bilmiyor böyle giderse üstümüze daha fazla gelecekler. sarsacaklar bizi. o dairede ben erkeklerin dünyasında kendimize yaratacak bir kişiliğimiz olmayacak. yalnızca böyle hatırlayacağız geçti deyip hikayelerimizi.

3 notes

mastürbasyon mutluluklar

                                                    birbirimizi sadece yazarak anladığımız girldie’ye,
                                                    ve sana ve sana ve sana neşe’ye,
  araba reklamına bakıp da senin de böyle bir araban olur inşallah tarık dedi ablam ablam hiç değişmedi ablam hiç değişmez ablam hiç değişmeyecek benim hiç arabam olmayacak hiç bir şeye sahip olmayacağım dedim tuhafsın tuhafım çok yaşamayı kendime yediremem dedim sonra sonra tezer ölmüş ne çıkar yaşasam sonra nilgün altıncı kattan hiç ses çıkarmadan atlamış böyle dedim korkutma beni beni ürkütme ağlarım dedi ablam ablam mastürbasyon mutlusu ablam hala bir karımın olacağına ve o kadından üç çocuk yapacağımı pazar piknik yapacağıma inanıyor bazı şeyleri dışardan seyretmeye alıştırıyorum kendimi bakıyorum baksam kör kör bu insanlar onlar onlar selim ileri kahramanı değiller olmayacaklar onlar anlam yüklemeden yaşarlar ama böyle dedim ablama içimde kırık bir şeyler tamir edemiyorum bir erkeği dedim bir erkeği çok sevdim sen anlamayacaksın yüzme kursuna yazdır kızını kızını çok sev kızım olmadan asla filmini izle ağla bir anlık uzun sürmesin ağlaman bir erkeği bir erkeği sen de çok sevdin biliyorum o sakatı sevdin
o sakatı
o sakatı
sakat sakatı sevdin
dayak yemiştin onun için sevişemiyordun onunla ama inanmıştın sevmek sadece
sevişmek değil sevmek sadece sevişmek değil yattığım adamlarımızdan biliyoruz bunu abla girldie tarık
ama ağdalı aşkın bitti
ama sen gittin bir boktan anlamayan insan oldun
ama ben de aşık oldum senin gibi sevdim
sen kitaplardan anlamamı küçümsedin ben o kitaplar yüzünden delirdim 
edebiyattan ne istediniz ne istediniz bizim tutamağımız onlar bizim neşenin girldie ve benim
sen
o
edebiyattan ne istediniz
ama bizi de yorgun düşürüyor edebiyat bizi umarsız kuntlaştırıyor inkar etme
ama biz ayaklanırız umudumuz sırpençe
ama siz ölüsünüz
siz mastürbasyon mutluluklar sarhoşu 
beni hala yazıyor musun dediğinde bitirdim asla onu yazmayacaktım o sevmeyi küçümsemişti bunu asla masturbasyon mutlusu yapabilirdi düz mantık düz mantık 
gece
gece
gece
beni rahat bıraksaydı eğer yazmayı keserdim bir bardaktan su içerdim fesleğen yetiştirirdim ablamı terkederdim beni gözlerin soruların sorular ah sorular rahat bıraksaydı eğer pazar piknik yapardım mastürbasyon mutlusu olurdum
sorular
sorular
soruların
dekanla görüşmeye benle niye gelmedin
doğum gününü kutladılar mı
neden benle vedalaşmadı
benden halen korkuyor mu
bu yaz beni hiç arayacak mı
parası bitimiş mi
ilişkisi bitmiş mi
bitmiş mi
bitsin artık soruların hepsinin cevabı hazır korktuğu için gelmedi senle dekanlığa
abla abla onu çok sevdim sen de sakatı sevdi
ve
anla 
aşk cinsiyetsiz bütün aşklarım erkeklere birer birer
ben
bütün aşklarım ırksız
bütün aşklarım dinsiz
bedenim benim tüketme hakkı benim
abla abla 
bitti.





 

2 notes

bu yaz

bu yaz farklı olacak.
kahve içiyoruz sonra okumak terapi gibi dedim bu cümleden sonra. gülümsedi. sen de benim için öylesin. gündelik bir şeymiş gibi söyledi. tuzu uzatır mısın? saçım nasıl olmuş, bugün tırnaklarımıı kestim…
bu yaz geçen yazın yaptığım hataları yapmayacağım.
ama gece. ama gece beni hiç rahat bırakmıyor. ama gece benim bu yaz farklı olacağına inandırmak istemiyor. dolunay var sonra, sigara küllükleri, canımı acıtan özlem, sezen’in şarkıları var, ama bunlarla unutmak nasıl olacak hem? ama niye bu kadar yalnız niye bu kadar yalnız niye bu kadar…
bu yaz ondan hiç bahsetmeyeceğim kimseye.
sevişiyorum kim olduğunu bilmeden. kaderim bu olacak, hetero erkeklerin tatmini. sıkı sıkı sarılırken ismini sayıklıyorum. acımasızca karşımdakine. sapık sayıklamama kızıyor. sevişmenin arasına ihtiras, nefret ve özlemin girmesini istemiyor. yatağımda ölü ceset. saçlarını okşamama izin vermiyor. kollarının altında uyumama da.

bu yaz bol bol okuyacağım ve izleyeceğim.
 o kız benden ne istiyor artık? sürekli mesajlarla rahatsız ediyor. beni yendin. ama kadın olsam ben işin içine rekabet girer acımazdın. onu unutmaya çalışıyorum, onu senden daha fazla özlüyorum, onu onu onu,
bu yaz daha fazla arkadaşlarımla görüşeceğim.
ben bir sıkıntıyım ben bir bulantı. sonra işte içine girilen denizleri tükettim, mangalların külünü söndürdüm bezdirdim kaçtım sonra onlardan,
bu yaz bu yaz bu yaz acı çekmeyeceğim. acı acı acı
son görüşmemizi hatırlıyorum psikiyatrımla. aramayacaksın bu yaz. gör bak unutacaksın,
ararsan acına yeni baştan dönersin, başladığımız yee.
onu o kadar özlüyorum ki, onu o kadar arzuluyorum ki, gördüğüm her erkeğe yatma teklifi ediyorum…
bu yaz gerçekten farklı olur değil mi?…

3 notes

dunin ne demek?

                                                                     dunin’e

sabaha karşı. sabahçı kahvesi. çay demledim. film izledim. kitap okudum. tırnağımı kestim. ayak tırnaklarını. ezan okunacak şimdi. sabah ezanlarını severim. bilmiyorum neden? tıpkı şimdi bu yazıyı neden yazdığımı bilmediğim gibi. ama durun! sanırım bilmiyorum bu yazıyı neden yazdığımı…neşe abla’yı çok seviyorum. onun bana yazmam için diretmesi, destek vermesi hoşuma gidiyor. onun için yazıyorum. bir gün karşılaşabilir miyiz onunla?
ferzan özpetek’in filmlerinde kullandığı sofraların birinde çok gülerek…seni bir yerden tanıyor gibiyim desem…ezan başladı. bugün ne yaptığımı mı anlatsam? tek çarpıcı özelliği bugünün dilek’le görüşmem. onun salak anlamsız nedenini bilmediğim yaşam sevincini seviyorum. ben de hiçbir şey bilmiyorum canım. her ne kadar kayseri’deki özel rehabilitasyon merkezindeki sosyalvakaların hikayesini dinlemek sıktıysa da dilek’i açlıkla dinledim. boş gözlerle baktım. sormaması gereken soruyu sordu: neyin var? anlatacak şeylerin mi var? beni o yüzden mi aradın?…
bir çeşit omuzarkadaşlığı yapacak bana. istemiyorum. yok bir şeyim. geçen gün yakup’la münevver’le siyasalın önünde dondurma yerken gördüğünü söyledi.
tam 5 dakika sonra biz gördük onları. sonra bu oturduğumuz yerde eren’le kahve içtik…dilek innaritu’yu anlamaz. rastlantı…kahve güzeldi. sabahçı kahvemiz oldu burası diyorum dilek’e. anlamıyor. dunin ne demek diye soruyorum bu sefer? soruma soruyla karşılık veriyor iyisin değil mi gerçekten?
iyiyim diyorum. dunin’in anlamını bilmiyor. yakup’la ve münevver’le birr şey konuşmuşlar. az. ben de az konuştum. dilek bugünün çarpıcı olan görüşmesinin anahtar cümlesini söylüyor çok tatlılar bence, onlar mutlu biliyor musun…
kalkıyoruz. yolda serdar’ı görüyorum. evine davet ediyor. gidiyorum. rüzgar nereye eserse bugün. çiğ köfte yiyoruz onla. ev arkadaşına gözüme çok güzel göründüğünü söyluyorum. sevişme teklif ediyorum. şaka sanıp gülüyorlar. ben de gülüyorum. sonra şaka olmadığını söyleyince şaşırıyor. kabul etmiyor.
burası onun sabahçı kahvesi. benden iyi yazanın. dunin’in. onun evrenine girdim. acımı bu sefer azaltabilirim. dunin ne demek bu sefer ki soru serdar’a. çok tuhafsın diyor. o da bilmiyor.
serdar haymana’daki şenliğe gelmedim diye üzülmememi söyluyor. halbuki artık onları umursamadığımı bilmiyor. üzülmüş taklidi yapıyorum. yeterince mutlu olan hayatına mutluluk katıyorum, iyidestekçi arkadaş kılığına girdirerek. kötüyüm. ama onlar da rol yapıyor dunin? kızma.
acaba erkek misin kadın mı? trans olma ihtimalin…sanmam. bu ülkede translar yazmaz, sevişirler zorunlu. erkekler de o kadar imgesel düşünmez. kadınsın bence. yazılarının hepsini okumadım. birinde cinsiyetini belirtmişsindir belki. hem ne önemi var. acı zaten insan deneni iyi tanıyınca ortaya çıkıyor…böyle kimliksiz iyi beni üzebilme ihtimalin sıfır.
burası senin sabahçı kahven. çayı yudumlamaya başladım. birazdan yazı bitince (ne zaman biter bilimyorum gerçi) sigara yakacağım. ne okursun? kimi? ne izlersin?
cevaplarını alabilecek miyim? sen de yazarsın bana belki.
korkunç yalnızım. bir gün öleceğim. en azından 27 sine basınca. daha basmadım. 5 senem var. yazarsan geciktirirsin süreyi.
sevmek nedir demişti psikiyatr? bacak bacak üstüne atıp, çayını yudumlayıp. masadaki çilekler gözüme çarpmıştı. dikkatinden kaçmamıştı ancak ikram etmedi. işte o zaman anladım zorunlu görüşüyor benle. sevmek…bilmiyorum. yakup demiştim.
biliyorum bu kelimeyi söyleyeceğini. yerine bir şeyler bulana kadar o, bu aralar iyiyim, fazla düşünmüyorum. evet yerine bir şeyler bulamadım ama iyiyim…
sahi dunin sevmek sana ifade ediyor? bunu belirtmedin yazılarında bundan eminim en azından.
sevişmek diye sürdürdüm. iyi sevişecebileceğimi sevebilirim…onun iyi sevişebileceğini nereden biliyorsun? sevişmeden de onu sevebilmişsin.
yanılıyorsunuz sevmeyi sevişmeye ulaşana kadar araç kullandım onda…gülümsüyor. başardım. demek ki sıkılmıyormuş benden…
burası bizim sabahçı kahvemiz olsun dunin. acı çektiğimiz ama komik acı çektiğimiz bir kahve olsun. mesela vizeden sıfır alayım, elime diken batsın, araba almak için banka kredi vermesin, işe geç kalıpta azar işiteyim, vapuru kaçırayım, çok içip de eve geldiğim zaman babamdan dayak yiyim, bütün bir kışı aynı kazakla geçirmenin verdiği rahatsızlık, çok yemekten hazımsızlık, sıçamamaktan kabızlık, iktidarsızlık, karımın elbisemi ütülemesindeki umursamamazlık, olsun. böyle acılar çekelim. sanki senin ne tür acı çektiğini biliyormuşum diye konuştum kusura bakma.
burası senin sabahçı kahven. biliyorum bu kadar uzun yazıyı okumayacaksın. bir tek uzun yazılarımı eda ve neşe abla okur, neyse sabahçı kahveni işgal ettim.
çıkıyorum.